
Birçoğumuz şunun farkındadır: odanın rengi önemlidir, ev bitkileri belli ışıkları alan noktalarda durmalıdır, kuzeye bakan pencereden soğuk ve nemli hava gelir, batı cephesi yazın akşamüstü güneşini alır, doğu cephesinden gelen güneşin ise uyandırıcı bir etkisi vardır. Doğanın bu akışının elbette olağan ve olması gereken nedenleri var. Peki insan vücudu doğanın bir parçası olarak bu doğallıktan nasıl etkileniyor?
Tarihi olan kentler ilk yapılarını bu koşullara göre kurdular: iklim, arazi, çevredeki imkânlar ve ekonomik alışkanlıklar. Bu nedenle coğrafyamızda ilk yerleşimlerin tepelerin yamaçlarında, güneye bakan eğimlerde, en tepede değil, dereden de hafifçe yukarıda oluştuğunu saptıyoruz. Bugün, kuzeyden gelen nemli ve soğuk rüzgârla uğraşmak istemeyen, arazinin çukurlarında biriken nemli sıcak havayla da hasta olmak istemeyen ilk yerleşimcilerin endüstriyel torunları olan bizler, evimizin konumu ve şartları üzerinde karar sahibi olma şansına pek sahip değiliz; bu kararlar genellikle rastlantısal zaman ve imkânlara dayanıyor. Lâkin evimizin içi hâlâ bizim kontrolümüzde.
Mimarlık eğitiminde konu olan Fiziksel Çevre Koşulları dersi tam da bu şartları konu alıyor; buna karşın Feng Shui gibi daha antik öğretiler ve günümüzün psikologları ise iç mekânın etkilerine daha çok odaklanmış vaziyette. Bu nedenle önce şu soruları düşünmeliyiz: İnsan nedir? Bir makine mi, psikolojik bir varlık mı, kaya ya da ağaç gibi daha sabit ve hesaplanabilir bir yapı mı, yoksa hiçbir etkenden etkilenmeyen, çevreden bağımsız bir yapı mı? Belki de sadece enerjiden oluşan, manyetizmadan etkilenen anlık bir hâldir insan? Bu sorular tartışılabilir, üzerine konuşulabilir; ama biz bu kısacık yazıda insanı çevresinden etkilenen bir varlık olarak kabul edip pratik çıkarımlar üzerinde duracağız.
Yıl 2019, Balıkesir Mimarlar Odasının düzenli olarak yaptığı etkinliklerden birine konuşmacı olarak Olga Sokolova geldi. Kendisi bu konuda uzmanlaşmış, konut içi yerleşim ve projelere danışmanlık yapan bir mimar. Konuşmasında, yapıların içindeki akışların projelerimizden ekonomimize, psikolojik sağlığımızdan bedensel dengemize kadar hayatımızı nasıl etkilediğini anlattı; sunumun sonunda Principles of Spatial Organization in Ancient Eastern Philosophy adlı kitabını hediye etti. O tarihe kadar pek önemsemediysem de o günden sonra ister istemez dikkat etmeye başladım. Şimdi ise kendi deneyimlerimi sizlerle paylaşacağım.
Feng Shui’ye göre dört yön siyah, yeşil, kırmızı ve beyaz olarak ifade ediliyor. Bu renkler sırasıyla kariyeri, aileyi, şöhreti ve hayal gücünü temsil ediyor. Fiziksel çevremizde de basitçe şudur: kuzey cephelerimiz gün boyu güneş alamaz ve nemli kalır; doğu, ilk ışıkların geldiği ve hayatın başladığı; güney, gün boyu ısınan ve parlak; batı ise günün sona erdiği ve insanın düşüncelere daldığı yöndür. Bu nedenle, bu renk ve ilgi tercihlerinin tamamen anlamsız olduğunu söylemek zor.
Yatak başı kuzeyde: Odanızın doğusunda bir pencere olduğunu düşünün. Gün doğdu, yazın güneş doğu penceresinden yüzünüze vurdu, arkanızdaki duvar serin, önünüzdeki duvar karanlık, batınızdaki pencereden ise havanın daha tam aydınlanmadığını görüyorsunuz. Hangi duygular doğal olarak oluşabilir ki? Geleceğe karşı kaygı ve bunu güvenceye alma isteği bunlardan birkaçı olabilir. Hayatın canlı başladığı ve bunun bir parçası olmak için sağlam adımlar atılması konusu ilk akla gelenlerden biri.
Yatak başı doğuda: Bu sefer gün doğumunu arkanıza aldınız. Gün doğdu, arkanızdaki ışık ve gölgeler karşı duvarınıza vurmakta. Yine hayat başladı ama bu sefer siz de parçası olduğunuz hayatın gerekliliklerini, sürdürülebilmesini umuyorsunuz. Korumanız gerekenler ve parçası olduğunuz bir geçmiş var.
Yatak başı güneyde: Kafanız bu sefer sıcak tarafta. Yine gün doğdu; doğudan gelen ışıkla karşı duvarınız aydınlık, o nemli ve soğuk duvar. Ama sizin içiniz kıpır kıpır çünkü odadan daha enerjiksiniz ve bir şeyler yapmalısınız, o enerjiyi vererek ortamı dengelemeniz lazım.
Yatak başı batıda: Gün başladı, ışık size bakıyor ama saklanabilirsiniz; birazdan güneş yükseldiğinde aydınlık azalacak ve rahat bir uykuya devam edeceksiniz. Gün doğumunda gördüğünüz o hareketlilik hayallerinizin bir parçası olarak sürecek ve siz merakınızı koruyarak dinlenmenize devam edeceksiniz.
Bu yaklaşımlar tek bir ana dayanıyor: gün doğumu. Sabah ışığı dikkatimizi yönlendirir; dikkatimiz de düşüncelerimizi. Güne nasıl başladığımızın o günü etkilemediğini kim savunabilir? Bir de bunun ömrünüz boyunca her gün yaşandığını düşünün; kendinize ve hayata bakış açınızı ne kadar etkileyebilir?
Bu nedenle önerim, programınıza göre odanızın düzenini değiştirmeniz; böylece yalnızca etkilenen biri olmak yerine etkilerden faydalanan biri olabilirsiniz. Örneğin, öne çıkmanız gereken bir dönemdesiniz, yatak başını güneye çevirin. Yaratıcı bir çözüm arayışındasınız, yatak başını batıya çevirin. Kariyerinize odaklanmak istiyorsunuz, o zaman kuzeye; ya da ailenize odaklanmanız iyi olacaksa haydi doğuya.
Benzer konular ofisinizden bahçenize kadar her alanda etkili olabilir. Önemli olan bu şartların değişebileceği bilgisine sahip olmak ve kendinize odaklanmanız; bir insan odaklandığı şeyin ister istemez bir parçası ve sahibi olmaktadır. Kaderiniz değişir mi bilmem; ama sabahınız, dolayısıyla gününüz, yatağınızın yönünden etkilenir. İyi okumalar dilerim.


